Merhaba!

Merhaba! Adım Ekin. İletişim alanında doktoralı bir akademisyenim. Yaklaşık üç yıl önce, İstanbul’daki şehir yaşamından bunalmamla, daha sakin, yeşil ve temiz bir yaşam alanı özlemiyle dolup taşmamla eş zamanlı olarak, ekolojik yaşam, sürdürülebilirlik ve doğal ürünler gibi konularla ilgilenmeye başladım. Konu konuyu açtı aslında ve şehirlerde hissettiğimiz huzursuzluğun temelinde, asıl ait olduğumuz yer olan doğadan ve onun dinamiklerinden ne kadar kopmuş olmamızın yattığını anladım.

Hemen şehri terk ettim dememi bekliyorsanız, hayır öyle olmadı. Arada bir süre yurtdışında yaşadım ama şu anda hala İstanbul’dayım. Yurtdışında olduğum sürede, ekolojik topluluklarda ve sürdürülebilir yaşam merkezlerinde gönüllülük yaptım, Permakültür tasarım kursunu tamamladım ve bir ay kaldığım, dünyanın en eski ekoköylerinden Findhorn’da, Uygulamalı Ekoköy Yaşamı (Applied Ecovillage Living) programına katıldım.

Benim tercihim günün birinde kırsalda yaşamak olsa da, doğaya olan aidiyetimizi yeniden hatırlamak için şehirde de yapılabilecek çok şey var. Çünkü bu öncelikle bakış açımızı değiştirmekle ilgili. “Ben doğada üstün bir tür değilim, tıpkı diğer canlılar gibi onun sadece bir parçasıyım” demeye başladığınız ve bunu hayatınızda bir üst cümle haline getirdiğinizde, eylemleriniz ve tercihleriniz siz farkında olmadan değişiyor, değiştirmezseniz huzursuz hissediyorsunuz zaten.

Apartman bahçenizde her şeye rağmen yaşamaya çalışan tek tük ağaçlara, azimle betonların arasından fışkırmayı başaran vahşi bitkilere, sokakta yaşamaya çalışan hayvanlara, evinizde gördüğünüz böceklere farklı bir gözle bakmaya başlıyorsunuz. “Empati kurmayı” öğreniyorsunuz, belki de toplumda eksikliğini hissettiğimiz en önemli şey… Doğaya dikkatinizi verdikçe, bir parçası olarak onu dinlemeye ve anlamaya başladıkça o da sizi iyileştirmeye başlıyor. Sadece bu bile! Bir de toprağa dokunmaya başladığınızı, onu karşınıza almadan, onunla birlikte üretmeye başladığınızı düşünün, bundan daha etkili bir terapi olamaz, üstelik bedava :)

Bitkilerin iyileştirici özelliklerini, diğer canlı türleri arasındaki iletişimi, ağaçların hikayelerini, doğanın bir parçası olarak yaşamayı bilen atalarımızın deneyimlerini, masalları, ritüelleri ve doğada her şeyin karşılıklı bir bağlılık içinde oluşunu hayranlıkla keşfediyorum. Keşfettikçe o bağlılığın bir parçası olduğumu daha güçlü bir şekilde hissediyorum. Belki bir gün gerçek bir cadının bilgeliğine ulaşabilirim… 

Ortaçağ Avrupa'sında bir kadının doğada tek başına dolaşması, bitkileri tanıyıp onlardan iyileştirici ilaçlar yapması gibi şeyler onun cadı diye damgalanması için yeterliydi. Aslında o kadınlar doğanın dilinden anlayan bilgelerdi. Günümüzde bu kelime genelde hırçınlık ya da çirkeflik yapan kadın anlamında kullanılıyor ama TDK bir anlamına daha yer vermiş; "cadı gibi" tabirinin “çok becerikli” olarak karşılığı da var. Biz şehirlilerin o “çok becerikli” cadılardan öğreneceği çok şey var!